|
Seyir
bilgileri:
Tekne: "Odessa"
W60: 1993 Whitbread Dünya Turu Yarışını tamamlamış Ukrayna
takımının teknesi.
Boy: 60 ft- 19,70 m.
Tekne içinde kamara
yok, yalnızca uyuyabileceğimiz ranza yataklar var.
Ekip: Genelde 11 kişi, bazı haftalar 6 kişi.
Kimi zaman max. sürat amaçlı performans, kimi zaman kebap
amaçlı gezi.
Gezi boyunca max. sürat: 16.7 mil/saat
Görülen max. rüzgar şiddeti: 47 knot (balonla geniş
apaz seyir yapıyorduk, balon yırtıldı!)
Yaklaşık kat edilen mesafe: 550 denizmili
En ilginç olay: Güneş batımından sonra, kıyıdan 3
mil açıkta Bulgar sörfçünün hayatını kurtarışımız.
TR'den çıkış Çeşme'den, TR'ye giriş Bodrum'dan.
21 Temmuz - 13 Ağustos 2001
SAMOS:
Görünüm: Güneşin doğumuyla yaklaştığımızdan mıdır,
yanaştığımız ilk ada olmasından mıdır bilinmez, ama Samos
bana ziyaret ettiğimiz adalar arasında en gizemlisi olarak
görünür. Uzaktan yaklaşan bir tekneden bakıldığında ilk olarak
yemyeşil ağaçlı tepelerin yamaçlarında tek tük evleri bulunan
ıssız bir adaya benzer. Bizim girdiğimiz kuzey limanı ise
uzunca bir dolaşmadan sonra tesadüfen bulunan bir koy gibiydi.
Adanın içine doğru kıvrılan koyun en içinde kurulan bodrumvari
ufak beyaz evlerin bulunduğu şirin bir kasaba bizi karşıladı.
Koyun eflatun renkli denizinin, sabah güneşiyle aydınlanan
masmavi gökyüzü ile sık ağaçlı yüksek yamaçlı yeşil tepelerin
aynı anda varolması apayrı bir yaşam sevinci verir insana.
Kasabanın sahil şeridi uzun feribot limanıyla başlayıp koyun
en iç kısmına doğru dükkanlar, ve kafelerle devam ediyor.
Girdiğimiz ilk tuvalet olan pasaport kontrol binasının tuvaleti
bizlere yunanistan hakkında ilk izlenimlerimizin olumsuz olacağı
inancını verdi, ve akşama doğru dolaştığımız yerlerin halinin
vasatın altında olması bu inancımızı pek değiştirmedi. Unutmadan
söyleyim; hiçbir yunan tuvaletinde tahalet musluğu yoktur.
Kuru temizleme metodunu kullanmaya alışmanız gerekiyor.
Feribot iskelesinin bulunduğu yerde derinlik 7-8 metre iken,
içerilere doğru girilince derinlik 3-4 metreye kadar iniyordu.
Sahil şeridinin sonunda bulunan, aynı zamanda adalar arası
hızlı dolmuş seferi yapan beatle ların da yanaştığı ayrı bir
iskele ise yaklaşık 5 metrelik bir derinliğe sahip. Sahil
boyunca sıralanan bütün evler en çok 3 katlı, kimisi bakımsız,
kimisi lüx birkaç dükkan, akdeniz insanın tüm samimiliğini
ortaya koyarcasına dizilmiş. Kıyıdan içerilere doğru girildikçe
yokuş yukarı çıkmaya başlıyoruz. Manavlarda doğal meyve ve
sebzelerin olması denizden gelen insanlar için oldukça sevindirici.
Taberna denilen lokantalar akşam saatlerinde müşterilerine
diledikleri deniz mahsülünü sunmaya hazır oluyor. Bir lokantadan
çok bir aile çay bahçesi görünümü veriyor bu tavernalar. Türkiye'de
taverna diye kullandığımız kelimenin asıl anlamını görünce
hayalkırıklığıyla karışık bir şaşkınlık yaşıyorum.
İzlenimler: Bu tip yerlere turist olarak gidildiğinde
en çok beğenilen festivaller olur. Bizi de geldiğimiz gece
tesadüfen karşılayan, spastik çocukların yararına düzenlenmiş
bir gösteriydi. Danslı müzik hepimizi keyiflendirdi, ayrıca
çocukların bizlerle birlikte dans etmesi de hem onları hem
bizi çok sevindirdi. Eğlence merkezi olarak çok lüks mekanlar
beklemek hayalperestlik olur, fakat gayet sade, bar tarzı
mekanlar deniz kıyısında sıralanmış. Çiftler ve dostlar için
ideal bir oturma ve sohbet etme mekanı, fakat bulunduğumuz
sürede dans edecek yerlere pek rastlamadık.
Sivrisinek, böcek gibi haşerelere pek rastlamadık. Gecenin
ilerleyen saatlerinde de insanların genelde sokaklarda dostlarıyla
sohbet eder halde olmalarını pek yadırgamadık, bizlere sıcaklık
ve görünüm olarak oldukça benziyorlar. Ada insanı olmalarının
verdiği bir dinginlik ve yardımlaşma ruhu aklımda onlar hakkında
kalan en önemli izlenim.
Yemek: Yaklaşık 10 dolara guzel bir akşam yemeği yenilebiliyor.
İnsanların bir çoğu ingilizce bilmiyor. Pek turistik bir yerleşim
merkezi olmadığı belliydi. Fakat güney tarafında bulunan liman
için daha modern ve turistik dendiğini duymuştum.
< to the top
IKARYA:
Görünüm: Samos'tan çıkıp feribotçuların tavsiyesine
uyarak rüzgarın daha az olduğu guneye dogru gittik. Boylece
Ikarya'nın guney limanına kapkaranlık bir saatte girmek zorunda
kaldık. Ruzgar kuzeyden estiği için oldukça azaltıyor şiddetini.
Ufak bir koyun içine kurulmuş kasabanın yine feribot iskelesi
ve yat iskelesi arasında sıralanmış evlerle kıyı şeridi belirlenmiş.
Sahil boyunca yine dar ve eğlenceli tavernalar var. Yukarılara
çıkıldıkça yunanistana özgü dar ve beyaz sokaklar ve dik merdivenler
karşılıyor ziyaretçileri. İyice yukarda bir kilise var ve
gece kapalı olduğunda çevresinde ev olmadığı için ıssız ve
ürkütücü görünüyor.
İzlenim: Gece 11 civarı adaya vardığımızda bile neredeyse
tüm kasaba ahalisi kafelerde, lokantalarda dostlarıyla sohbet
halindeydi. İlk başta bizden önce adaya ulaşmış bir turist
kafilesinin bu kadar kalabalık yaratabileceğini düşündük.
Bununla beraber bir festival vakti de adaya gelmiş olabilirdik,
fakat insanların bir kısmını pijamalı, eşofmanlı oturup sohbet
ederken görmek bizi hem şaşırttı, hem de sevindirdi, çünkü
bu, adanın insanlarının ne kadar sıcakkanlı olduğunun göstergesiydi.
Bu saatte bile üşenmeyip dışarı yürüyüşe ve sohbete çıkıyorlar,
akşam yemek saatlerini uzatıyorlar ve eğlenmeyi biliyorlar.
Sabah erkenden insanların uyanmasına, ve dükkanlarını yeni
yeni açılmalarına tanık olmak oldukça keyifli bir duygu. Hele
bir de fırının yanından geçiyorsanız leziz yunan ekmekleri
birkaç sokak öteden insanları kendilerine çekecek mis kokular
yayıyor. Rastladığımız tüm insanlar sabahın köründe bile olsa
bize misafirperver davrandığı için tuvalet ihtiyacınızı bir
kafede gidermek için izin istemenizde bile sakınca olmadığını
gider gitmez anlıyorsunuz. İnsanlar konuşmaktan ve birşey
anlatmaktan zevk alıyor, aynı şekilde dinlemeyi de biliyorlar.
Yemek: Bizdeki urfa kebabın yunanistana özgü olanını
da ilk kez orada tattım. Tüm gün boyunca açık olan lokantalarda
1 euroya pita to suflaoki alabilirsiniz. Bizimkilerden biraz
daha ufak olan pidenin içine koyulan şiş oldukça lezzetli.
Adaya ziyaretimiz 12 saatten az sürdüyse de, bizi iyi ağırlamayı
başardı. Tekrar ziyaret etmesi en keyifli olacak adalardan
biridir İkarya.
<
to the top
MYKONOS:
Görünüm: Henüz gitmeden çok önce ününü duyduğumdan
seyir halinde ziyaret edeceğim için en çok heyecan duyduğum
adadır Mikanos. Avrupa'da 'gay'ler tarafından sıkça ziyaret
edilmesiyle bilinir, ve adalar içersinde en lüksü ve çılgını
olarak da değer kazanmıştır. Adanın güneyinden geçip batısındaki
limana geçecekseniz, oldukça büyük bir burunu dönüp tekrar
doğuya yönelmeniz gerekiyor. Fakat adanın güney sahili boyunca
kıyıdan 3-4 mil bile uzaktayken duyduğunuz techno- rock karışımı
müzik bir anda katettiğiniz yolun uzamasına neden oluyor.
Çünkü o müziği duyduğunuz anda sahilde olup biten çılgınlıkları
kaçırdığınızı farkediyor ve sabırsızlanıyorsunuz. Avrupa'daki
en ünlü 10 çıplaklar plajından biri de Mikanos'tadır. Bizim
de duyup da ziyaret etmediğimiz bir yer olduğu için, görmesek
de gezmesek de orada çılgınca eğlenilen bir plaj vardır, demekten
başka anlatacağımız birşey yok.
Adaya uzaktan baktığınızda hiç ağaç olmaması, yaklaştığınızda
da kuru toprak diye gördüğünüz şeylerin aslında taş ve kaya
olduğunu görmeniz doğal güzellik bekleyenleri büyük bir hayal
kırıklığına uğratacaktır. Dendiğine göre adaya ilk ayak basan
birkaç zengin müthiş bir turizm pazarlamasıyla hiçbir güzelliği
olmayan bir adayı ülke ekonomisine en çok katkı sağlayan yerlerden
biri haline getirmeyi başarmışlar. Bu kupkuru adayı o hale
sokmalarını ve buna cesaret etmelerini de özentiyle karşılıyorum.
İzlenim: Limana vardığınızda ilk dikkati çeken şey
diğer adalara oranla lüks yatların sayısının artmış olması
ve tekne bayraklarının çeşitlerinin iyice artması. Bizim olduğumuz
sırada türkiye, italya, bulgaristan gibi avrupa ülkelerinin
yanısıra yeni zelanda'dan bile gelen yatlar vardı.
Adada ulaşım çoğu mercedeslerden oluşan taksilerle sağlanıyor.
İnsanlar turistlerden bıkmış olacaklar ki pek konuşkan ve
gülerüzlü değiller. Yalnızca para kazanmaya, hatta kazıklamaya
bakıyorlar. Asıl Mikanos şehri limandan arabayla 8-9 dakika
mesafede. Şehrin en güzel yanı daracık ve bakımlı sokakların
en çok 2 metre genişliğinde olması ve insanların oldukça kalabalık
olması. Bazı yerlerde bir mekana girebilmek için bekleyen
insanlar bir sokağı tamamiyle dolduruyor, öyle ki kendinizi
biran kalabalık bir bankanın boğucu atmosferinde zannedebilirsiniz.
Tek fark insanların giyimi ve davranışları, biraz da alkol
kokusu. Neredeyse her sokakta göz alıcı sergileriyle 3-4 tane
kuyumcunun olması, insanların giyiminin oldukça renkli ve
güzel olması, yemek ve içki fiyatlarının da diğerlerine göre
daha pahalı olması adanın zengin mekanı olmasını kanıtlayacak
birkaç ipucu. Sokaklarda dilediğiniz gibi davranabiliyorsunuz,
ve istediğiniz insana dilediğiniz yılışıklığı yapabiliyorsunuz.
İnsanların buraya geliş amacı eğlenmek ve bunu oldukça iyi
şekilde düzenlemişler. Her gün öğleyin saat 3te plajlarda,
her gece saat 1de kluplerde ve yine sahilde olan çılgınlığın
sınırsız olduğu partiler çok büyük rağbet görüyor ve Mikanos'un
asıl kalbi bu partilerde atıyor.
Gece 12ye 1e kadar vakit geçirmek için ise şehirdeki bu ufak
mekanlar kullanılıyor. Bu binalarda hayatımda gördüğüm en
şirin yapılar. Neredeyse hepsi iki katlı, daracık merdivenleri
ve sokağa doğru birer metre uzanan balkonlarıyla çok çekici
hale getirilmiş. Gürültü kirliliği olmasa ev almak için seçilecek
en güzel yerlerden biri diyebilirim. Sessizliği ve yalnızlığı
sevenler ise kesinlikle uzak durmalı bu adadan. Çünkü yalnız
kalabileceğiniz yalnızca tekneniz var. En ıssız tepenin uzak
bir köşesine gidip de yıldızları seyretmek isteseniz bile
adanın etrafını saran müzik duvarı sizi yalnız bırakmayacaktır.
Ben adayı hergün saat üçte atmaya başlayıp güneş doğumuna
doğru atışı kesilen bir kalp gibi düşünüyorum. Çünkü müziğin
temposu aynı kalbin ritmi gibi, devamlı kulağınızda uğulduyor.
Adadan uzaktayken, müziği duyduğunuzda adanın dans eden canlı
bir kaya parçası olduğunu daha iyi anlayabiliyorsunuz.
Yemek: Ada tamamıyle lüks bir tatil beldesi olduğu
için, yemeğinizi ucuza çıkarmayı düşünmeyin bile. Doyurucu
bir akşam yemeği 6000 drahmi civarındaydı. Bunun yanında içki
fiyatları da diğer adalara göre biraz pahalı. Ama çok abartmayayım,
verilen hizmeti ve mekanın havasını bu paraya ekleyince fazla
tasalanmıyorsunuz. Sabah kalkınca yapılacak en iyi iş ya kalktığınıza
pişman olup tekrar uyumak, ya da bomboş sokaklarda gezinip,
evlerin fotoğrafını çekmek olacaktır. Gezinirken yorulduğunuzda
bir kafede oturup frape denilen milkshakelerden ve krep denilen
yumurtalı böraklerden almanızı öneririm. Her türlü hamurlu
işi de türkler kadar iyi beceriyor yunanlılar, aklınızda bulunsun.
Aldığım börek o kadar güzel görünüyordu ki, aç olduğum için
iki lokmada bitirdim. Daha sonra öğrendim ki, hayatımda ilk
kez domuz eti yemişim. Olsun, tadı o kadar da fena değildi,
herşeyin bir ilki vardır.
Limandan ayrılıp rotamızı yeni bir adaya sabitleştirdiğimizde
aklımdan geçen iki farklı düşüncenin çelişkisindeydim. Ya
arkamı dönüp adaya son kez bakacak ve içimden tekrar görüşeceğiz
diyecektim, ya da hiç arkama bakmayıp muhafazakar kesimin
lanetli ve baştan çıkarıcı bulduğu bu adaya ben de lanet okuyacaktım.
Ben, biraz uzaklaşınca arkamı dönmeyi tercih ettim. Yine de
biliyorum ki, günahlardan hiçbir zaman vazgeçilmez...
<
to the top
NAKSOS:
Görünüm: Geziye çıkmadan önce kafamda hayal ettiğim
yunan adası görüntüsünü tam olarak karşıladığı için beni en
çok memnun eden ada olmuştur. Adanın kuzeyindeki limana girişinizde
sizi birkaç büyük balıkçı gemisiyle, ufacık teknelerin olduğu
bir koy karşılar. Her adada olduğu gibi bu limanda da feribot
iskelesi en büyük yeri kaplıyor. Karaya doğru baktığınızda
dikkati ilk çeken bina Venedik Kalesidir.
Kale, adanın Venedik himayesi altında olduğu zaman yapılmış
ve hala sapasağlam ayakta duruyor. Adayı sonradan ele geçiren
medeniyetler de kalenin asıl sahiplerine herhangibir zarar
vermemişler, yalnızca adayı yönetme haklarını ellerinden almışlar.
Bu yüzden şu anda koskoca kale bir ev halinde ve içinde Venedik
soyundan bir aile yaşıyor. Aile,13 kuleli kalenin tek bir
kulesini kendilerine mekan seçmiş ve geri kalan bölümünü müze
haline getirmiş. Ziyaret etmek isteyen herkes son derece sıcak
bir şekilde karşılanıyor. Evsahipleri son derece hoşsohbet
ve misafirperver, tıpkı adanın diğer sakinleri gibi.
İzlenim: Araba veya motor kiralayıp adayı turlamak
sabahları vakit geçirmek için en iyi yöntem. Çünkü ada doğal
güzellik bakımından da ayrı bir çekiciliğe sahip. Windsurf
ve yüzme için ayrı plajları, tepelerdeki bazilikaları, adanın
içlerindeki şirin köyleri, tarihi ve mitolojik hikayeleri,
insanları, manzarası ve havasıyla çok çeşitli gezi olanaklarına
sahip. Ada turuna çıkılmayacaksa yalnızca liman bile çok eğlenceli
olabilir. Çünkü sahil boyunca dükkanlar sıralanmış. Hepsi
de birbirinden ilginç ve eğlenceli. Deniz ile dükkanlar arasında
5-10 metrelik bir yürüme yolu var, başlangıcında ise büyük
şemsiyeli güzel kafeler var. Dinlenmek ve kitap okumak için
ideal olan bu kafeler, sohbet etmek ve yemek yemek için de
hem fiyat bakımından hem zevk bakımından çok uygun.
Adanın ortasında Halki köyündeki şarap ve sipton üreticilerine
de uğramak, içki sevenler için ideal. Çünkü dilediğiniz içkinin
tadına bakıp hakkında bilgi edinebiliyorsunuz. İçkiyi birinci
kadehten almanın da tadı başka oluyor.
Limana girişte en çok dikkat çeken ve tarihi yapısını en derin
vurgulayan eser hemen şehrin girişindeki burnun tepesinde
bulunan Apollon tapınağı. 6 yüzyılda yapımına başlanıp da
bitirilemeyen, hatta kullanılan taşların bir kısmı sökülüp
kalenin yapımında kullanılan tapınak günümüzde ziyarete açık.
Ve günbatımlarının en populer mekanı. Bunun sebebi tapınağın
hemen üstüne çıkılınca güneşin deniz ile birleştiği nokta
çok güzel ve romantik görünüyor. Güneşin batarken ne kadar
yalnız ve gururlu olduğunu bu anı izlerken anladım. Denizin
ise soğukkanlılığını ve masumiyetini böyle heyecan verici
bir durumda bile kaybetmediğini seyrederek ona bir kez daha
saygı duydum.
Hem ziyaret etmesi en zevkli ada olduğu için, hem de yaşanılası
bir ada olduğu için gelecekte tekrar gelmeyi en çok düşlediğim
bir ada olarak teknemizin kıçından son birkez selamladım Naksosu.
< to the top
KOS:
Görünüm: Tek tarafı surlarla diğer tarafı fenerle kapatılmış
bir ağzı olan limana gece girildiğinde, kalabalık ve ışığın
ziyaretçiyi büyülememesi elde değil. Gece limana ilk kez giren
biri kesinlikle şehri büyük bir eğlence merkezi sanacaktır.
Özellikle yazın iskandinav ülkeleri ile britanya ülkelerinden
gelen teenagerlerın hücumuna uğrayan adada hayat çok hızlı
ve gürültülü.
İzlenim: Sabahları plajları tıklık tıklım dolduran
gençler için birçok sahil eğlenmeye ve güneşlenmeye insan
çekmek için yarışıyor. Benim en çok dikkatimi çeken kumsalın
belli bölümlerinin, genelde olması gereken gibi belli bir
otel değil de, belli bir restoran veya gece klübü tarafından
sahiplenildiği. Bunun sebebi klübün veya restoranın kumsalın
hemen yanıbaşında olması. Mekana gece ziyaretçi çekmek için
de sabahtan kumsalda şezlong kiralama, duş, yemek ve hatta
animasyon servisi yapıyorlar.
Bir keresinde rastladığım animasyon çok ilginçti. Güneşin
en yakıcı saatlerinden birinde herkes güneşlenirken aniden
arkadaki klüplerden birinden müzik sesi gelmeye başladı. Sonra
da şezlongların arasında iri yarı, kıllı bir adam belirdi.
Meğer bu adamın tarzan taklidi yaptığını sonradan anladık.
Bağırmaya ve etrafa sataşmaya başladıktan sonra müzik eşliğinde
birkaç figür yaptı, ardından da gözüne kestirdiği birkaç güzel
üssüz hatunu kollarına alıp denize doğru kaçırmaya başladı.
Olanlara ilk bakışta şaşıran insanlar bir süre sonra hepsinin
animasyon olduğunu anladığında eğlenceye katılmaya başladılar.
Neredeyse güneşlenenlerin yarısı tarzanımızla birlikte denize
atlamaya ve çığlık çığlığa eğlenmeye başladılar.
Gece: Geceleri ise hemen limanın karşısında soldaki
sokaklardan girilen barlar sokağında sınırsız eğlence mümkün.
15-25 yaş arası gençlerin saat 10dan sonra tıklım tıklım doldurduğu
bu sokak aslında üçgen şeklinde, ve yaklaşık 30 tane irili
ufaklı bar var. Herbirinin önünde belli milletlere hitap eden,
genellikle yunanlı olmayan çekici gençler çığırtkan olarak
görevlendirilmiş ve işleri bara mümkün olduğu kadar çok insan
tıkmak. Giriş serbest, yalnızca elinizde içki olması hoş karşılanmıyor.
Buna rağmen kimse sizi dışarı çıkarmıyor tabi. Siz eğlenin,
sarhoş olun, sonra biraz da içki için, sonra biraz daha sarhoş
olup eğlenin...Bu döngü sağlandığı takdirde herkes memnun.
Müziğe, dansa ve içkiye insanın kendini kaptırmaması neredeyse
mümkün değil. Yalnız gürültü ve kalabalık bir süre sonra bunaltıcı
hale gelebiliyor. Eğlence mekanı olarak daha slow tarzda ve
daha seviyeli yerler olsa da onlar da pahalı oldukları için
öyle. Yine de benim fikrim turistik olarak gençlere daha uygun
bir ada olduğu.
Kos adası hekimlerin babası sayılan Hipokrat'ın adası olarak
ün salmış. Hediyelik eşyaların da en çok işlenen konusu o.
Hemen surların içindeki Hipokrat Ağacı da koskoca, ayakta
zor duran, ortasında koca bir kovuk olan bir ağaç olarak ziyarete
açık. Ağacın bir tarafında rum kilisesi diğer tarafında osmanlılardan
kalan cami olması ve mimarisinin uyum içinde olması zor farkedilse
de güzel bir detay. Araba kiralandığında ziyaret edecek yeri
de bol olan bir ada olduğu için gündüzleri de pek sıkılınacağını
zannetmiyorum. Eski surlar, yıkılmış sütunlar, ufak tiyatrolar
tarihseverlerin ilgisini oldukça çekecek, adanın iç taraflarındaki
yemyeşil bitki örtüsü, ve samimi insanlarıyla köyleri doğaseverleri
memnun edecektir.
Su sporlarıyla uğraşanlar ise adanın dört tarafı da farklı
rüzgar aldığı için değişik olanaklardan birinden kolayca yararlanabilirler.
Mesela adanın kuzeyinde, iyi rüzgar aldığı için windsurf kiralama
yerleri, güneyinde ise deniz daha durgun olduğu için motorboatlar,
jetskiler kiralama yerleri var. Doğal güzellikten bahsetmişken
adada güneşin batışının en güzel izlendiği yerlerden biri
olan Zia köyü nefis köy yemekleriyle turistlerin ilgisini
çekiyor. Hem ucuz hem de keyifli olduğu için benim çok hoşuma
gitmişti. Ayrıca ağustos başı festival ilan edildiği için
meydanda çeşitli dans ve müzik gösterileri yapılıyor. Büyük
ve çevresindeki yapılarla renklenmiş bu meydan festival gecelerinde
oldukça eğlenceli oluyor. Aynı meydanda akşam saat dokuza
kadar açık olan bir meyve, sebze hali var. Buradan oldukça
uygun fiyata taze sebze satın almak ayrı bir keyif. Sahilin
gürültü kesiminden uzaklaştıkça adanın biraz daha huzurlu
olduğunu anlıyorsunuz. Dükkanların önünde sohbet eden insanların
bile yüzlerindeki gülümsemenin artması, size daha samimi davranmaları
size daha da güç veriyor. Eğer onlara güven verirseniz sohbet
etmekten çok hoşlanan insanlar olduklarını anlarsınız. Bunun
yanında iskandinav ve britanyalılardan bıkmış olacaklar ki,
Türk olduğumuzu duyduklarında bize sevinçle kucaklarını açıyorlar.
Eğer halkın içine girmek istiyorsanız, berbere sakal kestirmeye
veya kahveye bir çay içmeye gidin ve mutlaka Türk olduğunuzdan
bahsedin. Paylaşacağınız çok şey olacaktır.
Kos'un limanında bulunan tekneler günlük gezi turlarına çıkıyor,
fiyatları ve eğlencesi çok uygun olduğu için çok da rağbet
görüyor. Kos'un çevresini gezdiren günlük yatların kimisi
dalgıçlık, kimisi yemek, kimisi eğlence ile birlikte zevkli
bir gün yaşama olanağı sunuyor. Tekne ile gelmişseniz, komşu
teknelerin kaptanlarıyla ahbaplık kurmak çok işinize yarayabilir.
Kefalos: Kos limanında 3 gün kaldıktan sonra geçtiğimiz
Kos'un güneybatısındaki Kefalos limanı ise gece, özellikle
dolunayla birlikte ölü bir kasabaya benziyor. Sahil boyunca
dizilmiş birkaç bar pek kalabalık olmayan müşterilerine sessiz
bir içki masası imkanı sunuyor. Adanın kuzeyinin tam tersine
güney tarafı daha çok orta yaş grubuna hitap ediyor gibi.
Taşlı kumsalı kuzeye göre nispeten daha temiz, sessiz ve dinlendirici.
Upuzun sahilin kumlu olan doğu tarafı Club Med'e ait ve yelken
kiralanabiliyor. Tam Club Med'in karşısında ise çok şirin
bir doğa harikası Kastri Adası duruyor. Kıyıdan yalnızca 100-150
metre uzakta olan bu adaya şirinliği katan özellik ise üzerinde
yalnızca tek bir yapı olması. Sekiz metreye üç metre büyüklükteki
beyaz bazilika içindeki mumların hepsi ziyaretçiler tarafından
tüketilmiş olsa da, kumlu ayaklarla basılsığından pek kirli
olsa da sempati uyandıran bir bina. Tabi oraya çıkmak için
biraz çeviklik gerekiyor.
Kos'un limanı mendirek ve surlarla çevrili olduğu için giriş
çok kolaydı. Ayrıca derinlik seviyesi de çok uygundu. Kefalos
ise derinlik sorunu olmamasına rağmen akıntının iskelenin
hemen dibinde çok şiddetlenmesi nedeniyle zor yanaşılan bir
liman. Biz yirmi metrelik tekneyi yanaştırmak için yaklaşık
otuz deneme yapmıştık. Adanın kuzeyine göre biraz sıkıcı olan
bu limandan ayrılmamız ise akınıtının yardımıyla çok kolay
olmuştu.
<
to the top
SIMI:
Görünüm: Eğer adaya güneş batmak üzereyken yaklaşıyorsanız
ve günün yorgunluğu üzerinizde bezginlik duygusu yaratmışsa
limana 1 mil kala karşılaşacağınız manzara ve hiçbir yerde
rastlayamayacağınız ışık oyunları sizlere çok büyük bir sevinç
verecektir. Yaklaşık bir kilometrelik uzunluğu olan koyu çevreleyen
dimdik yamaçlarda kurulmuş rengarenk evler; tüm koyu çevreleyen,
hediyelik eşya satan dükkanlarda alışveriş yapan, cafelerde
sohbet edip, eğlenen insanlar, hepsi sizi selamlıyor gibi
gözükecektir ilk bakışta. Halatı fırlatıp teknenizi karaya
bağlamaya çalışırken bile insanların arasına karışmak için
öyle sabırsızlanacaksınız ki bir anda tüm yorgunluğunuz üzerinizden
kalkmış olacak.
İzlenim: Koy girişinin hemen sağ tarafında bulunan
saat kulesi limana tarihi bir hava vermiş. Saat kulesinin
yanına gidip de kuzeye doğru bakarsanız arkadaki tepesine
yapılan ışıklandırılmış kiliseyi görürsünüz. Birbirleriyle
tamamıyle uyum içinde olan bu iki yapı gerçekten çok hoş.
Adanın özel yapılarından biri de koyun iç kısmından adanın
içine doğru yürüdüğünüz zaman karşılaşacağınız kilise. Yaklaşık
8-9 metre yüksekliğinde olan kilise çanı ve kilisenin mimarisi
görülmeye değer. Koyun sol yakasının tepesinde ise tarihi
eser olarak ziyarete açık olan eski şehir var. Tepeye çıkıldıkça
yerleşim biraz daha azalıyor ve ortam köy havasına bürünüyor,
eski surları takip ettiğinizde de bir an kaybolmuş hissine
kapılıyorsunuz. Tavanı yıkılmış birçok evden oluşan bu eski
şehir şimdi yalnızca duvarlardan oluştuğu için bir labirente
benziyor. Gördüğünüz sokağı tekrar gezmemek için işaret bırakmanızı
tavsiye ederim. Her iki yamaç da çok dik olduğu için çıkışlarda
tipik yunan merdivenleri kullanılıyor.
Sağ yamacı tırmanırken 135 dik basamak tırmandığımı hatırlıyorum.
Bu basamakların dik sıfatıyla nitelendirmemin sebebi, her
birinin yaklaşık yüksekliğinin 35-40 cm olmasındandır. Sol
yamaca tırmanmam ise daha maceralıydı. Çünkü burada daha çok
yerleşim olduğu için yokuşların daha az dik olmasını sağlamışlar
ve yokuşları ve merdivenleri tepeye doğru kıvrılarak çıkan
cinsten yapmışlar. Eğim sürekli değiştiği için, hele bir de
tepedeki labirent kafanızı iyice karıştırdığı için bir süre
sonra benim gibi tepenin yanlış yamacından aşağı inip farklı
bir koyla karşılaşabilirsiniz. Neyse ki farklı bir koyda olduğumu
az önce bahsettiğim kilisenin çanını göremeyince farkettim
ve kıyıya inmeden geri döndüm.
Temmuz ortasından Ağustos başına kadar yerel bir kültür festivali
oluyor. Yürüyerek 5 dakikalık mesafede olan meydanda sunulan
tiyatrolar ve danslar adalılar tarafından ilgiyle karşılanıyor.
Adanın en sevimli tarafı koyun en iç tarafında bir köprüyle
denizin ikiye bölünmesiyle oluşturulmuş bir yarım bulvarın
olması. Bulvar dediğim zaten ufacık birşey, altından deniz
geçiyor ve akşamları üzerinde çeşitli malların sergilendiği
tezgahlar kuruluyor. Adada pansiyonda kalmak isteyenler ücret
gecelik 13000 drahmi. Evler oldukça sevimli ve samimi. Pansiyon
sahipleri sizlere gayet nazik davranıyor ve olabildiğince
yardımcı olmaya çalışıyor adayı gezerken. Zaten ufak ada olduğu
için insanların güleryüzlü olmalarını önceden kestirebiliyorsunuz.
Hem kim böylesine şirin bir adada yüzünde gülücüklerle gezmez
ki.
<
to the top
TILOS:
Görünüm: Gezdiğimiz adalar içersinde en küçük limanı
olan ada Tilos'tur. Aslında liman da demeyecektim, fakat koca
feribot o ufacık iskeleye yanaşabildiğine göre gerçek bir
liman olmalı. Biz geldiğimizde liman içersinde tadilat çalışmaları
vardı, fakat yine de 20 metreden büyük teknelerin dalgakırandan
içeri girmesi de çıkması da oldukça riskli. Biz salmamıza
rağmen girdik ama çok zorlanmıştık... Adanın kocaman koyunda
girdiğimiz şarap kıvamındaki tertemiz ve eflatun renkli suları
bizi kendine çektiği için adadan oldukça ümitliydik fakat
hem derinlik, hem uzunluk problemimiz yüzünden yanaşmakta
oldukça zorluk çektiğimiz bu ada sessizliği ve özgünlüğüyle
hafızamda kaldı.
İzlenim: Yerleşim yeri olarak da pek kalabalık olmayan
adanın yanaştığımız koyunda yalnızca bir otel vardı. Denize
girmek için uzun taşlık bir sahili var. Yerleşim tam köy tarzında;
bazilikadan başka gösterişli ve süslü hiçbir binaya rastlamıyorsunuz.
Bu bazilikaya bir ibadet sırasında girmiştim. İnsanların dostça
tavırları, ve ibadete davet eden tavırları gerçekten sizi
etkiliyor. Sokak aralarında gezerken evlerinin bahçesinde
müzik buziki veya santur çalarak eğlenen misafirperver insanlara
rastlama şansınız oldukça fazla. Sizin de biraz neşeli ve
hevesli olduğunuzu gördüklerinde hemen davet ediyorlar. Nufüs
azaldıkça güleryüzlülük oranının artması kuralı burda da değişmiyor.
Yemek: Port Office binasının hemen yanındaki merdivenlerden
tırmanıp sağa doğru biraz yürüdüğünüzde karşınıza çıkan açık
hava lokantası akşam yemeği için ideal. Izgarada pişirdikleri
levrek, ikramlarındaki güleryüz, son olarak da ikram ettikleri
likör gerçekten misafirleri memnun bırakıyor. Eğer mehtaplı
bir gece ise, mehtap sizi tam tepenizde selamlayacaktır.
Gece: Bu kadar kupkuru ve sade bir kasaba olarak görülen
yerleşkemizde bir tane Irish Pub'a rastladık. Fakat en çok
şaşırdığımız ve hayran kaldığımız mekanı henüz görmemiştik.
Ancak taxiyle ulaşımın sağlanabildiği adanın tepesindeki Microchronos
şehri gerçekten adanın görülmeye değer güzelliklerinden biri.
Eğer Tilos'a bir kez daha gelirsem, yalnızca Microchronos
için gelirim: Microchronos eskiden yaşanan bir şehirmiş, fakat
adada denizciliğin ilerlemesi, ticaretin önemini artırması
ile 1970'ten sonra hiç insan yaşamamaya başlamış, çünkü tüm
insanlar tepeden kıyıya inmişler. Buradaki 100 kadar ev ise
terkedilip yıkılmaya mahkum olmuş. Şimdilerde neredeyse bütün
evlerin çatıları çökük ve zaten taştan olan duvarların kimisi
daha fazla dayanamamış. Keçilerin yuvası olduğu için ilk vardığınızda
buram buram duyduğunuz keçi kokusu sizleri rahatsız edebilir.
Fakat hayranlık bırakan bir düzenlemeyle tüm şehir elden geçirilmiş,
ve manzarası en güzel olan ev bara çevrilmiş. Terasında DJ
eşliğinde müzik dinleyebiliyor, eğlenebiliyorsunuz. Yıkık
evlerin tümü ise ustaca bir ışıklandırmayla görünür hale getirilmiş,
neredeyse tüm şehir ayaklarınızın altındaymış gibi görünüyor.
Üstünüze sinecek kadar yoğun olan keçi kokusu bile bu güzelliğe
öyle özgün bir doğallık katıyor ki, tepenizde parıldayan yıldızlar
ve mehtaba kadehinizi kaldırmadan edemiyorsunuz. Biz gittiğimizde
mekan bomboştu ve biz adanın nüfusunun eğlenmeyi sevmediğini
sandık. Fakat saat 12den sonra dolmaya başlayan mekan heralde
her gece aynı kişileri ağırlıyor ki mekana giren herkes bizim
gibi yabancılar hariç herkesle selamlaşıyordu. Bu saatten
sonra artan kalabalık, kafamızda adanın diğer kasabalarının
düşündüğümüzden daha modern olup olamayacağı sorusunu bıraktı.
Malesef bu soruyu cevaplayamadan bu küçük ve şirin köyden
ayrıldık.
<
to the top
ASTEPELIA:
Görünüm: Gezimizin son haftasında Kos adasından çıkıp
Girit'e direk bir yolculuk planlıyorduk. Amacımız bir gün
içinde Girit'e varmak idi fakat Kos adasının batı ucundan
ayrılır ayrılmaz Ege denizinin hırçın poyrazını yememiz bize
ders oldu ve daha fazla dayanamayıp yolumuzun üstündeki ilk
adada konaklamaya karar verdik. Açık denizin dalgaları bizi
öyle hırpalamıştı ki, Astepelia'nın koyuna girip karaya çıktığımızda
bile ayakta sallandığımızı farkettik.
Adaya doğudan yaklaşıldığında karşınıza çıkan iki koydan hangisine
gireceğinize tereddüt ediyorsunuz, sığınmak için iskelesi
olan kuzey limanı tercih etmeniz ulaşım açısından kolay olacaktır.
Kasaba iyice küçük olduğu için daha koya girer girmez sokakların
düzenini kafanızda canlandırabiliryosunuz. Koyun en iç kısmında
bulunan deniz kıyısında birkaç tane restoran var ve deniz
ürünlerini son derece lezzetli hazırlıyorlar. Özellikle aç
olan bizim gibi tayfaya göre ideal bir menüleri var.
İzlenim: Servis oldukça güleryüzlü. Ayrıca yemek beklerken
hemen restoranın yanındaki hediyelik eşya mağazasından oldukça
şık hediyelikler seçebilirsiniz. Hiç alınmasa bile içerdeki
şirin eşyalar görülmeye değer. Zaten eşyaların şirinliğine
ve ucuzluğuna kapılıp da almamak pek mümkün olmuyor. Gecenin
asıl süprizi ise eğer mehtaplı bir günse, mehtabın tam koyun
ortasından denizden doğması. Bu yüzden yemek yerken, yüzünüzün
denize dönük olmasına dikkat etmeniz gerekiyor. Yemeğinizin
tam ortasında yıldızların bile aydınlatmaya yetmediği kapkaranlık
denizin ortasından yavaş yavaş bir kızıl top yükselince birden
tüm duygularınız kabarıyor. Mehtabı o şekilde gördüğümüzde,
adaya varmaya çalışırken çektiğimiz sıkıntıların hepsine değdini
farkettik, çünkü çok ender rastlanan fevkalade olaylardan
biridir mehtabın denizden yükselmesi.
Gece: Eğlence merkezinin adanın tepesine yerleşmesine
Tilos'tan alışmıştık. Fakat ada nüfusunun çoğunun da tepede
yaşadığını oraya çıkmadan anlayamamıştık. Ferah sokaklardan
dolana dolana, fazla yorulmadan çıkılan adanın tepesinde,
adaya yanaşırken dikkati en çok çeken yapı olan bir kale var.
Bu kale bir Venedik Kalesi ve gündüzleri ziyarete açık olduğunu
tahmin ediyorum. Bundan önemlisi kaleye ulaşmak için geçtiğiniz
yollarda gerçekten cıvıl cıvıl cafelere ve barlara rastlıyorsunuz.
Adanın tepesi biraz düzlük ve denize bakan kısmında üç tane
yeldeğirmeni yerleştirilmiş. Bembeyaz ve ilgi çekici bu değirmenler
gerçekten görülmeye değer. Bu meydanın çevresindeki cafelerde
insanlar oturup sohbet ediyor, kimisi ise arkadaşlarıyla meydanda
turluyor. İnsanların yürüyüşlerindeki havadan olsa gerek bir
an kendinizi gece istanbul Taksim meydanında turluyor gibi
hissedebilirsiniz. Tek fark çevrenizde bembeyaz ve daha kısa
binalar olması, binaların arkasında da koyu lacivert bir denizin
gözükmesi.
Az önce bahsettiğim kaleye içgüdüsel olarak ara sokaklara
gire çıka ulaşabiliyorsunuz. Kalenin hemen dibinde castle
bar denilen bir bar var. Bu bar klasik yunan evi tarzında
inşa edilmiş fakat en büyük farkı üç ayrı terasının olması.
Kapalı mekanının otantik tarzına ve bembeyaz duvarlarına hayran
kalıp dışarı çıkmamaya kara verebilirsiniz. Öte yandan dışarıda
ufacık bir alanda oturarak deniz manzarasının tadını çıkarabilirsiniz
ki bunu yapmazsanız bu kadar yüksekliğe çıkmanın anlamı kalmayacağını
söyleyebilirim. İki katlı bir bina yüksekliğindeki üç katlı
bu barın her katına çıkış düşmemenin beceri istediği daracık
merdivenlerle sağlanıyor fakat mekana samimi havayı veren
de bu merdivenler. Her katta oturanların birbirini görebileceği
şekilde tasarlanmış teraslar, ve gözlerdeki ifade hep aynı.
Sanki herkes birbirini daha önceden tanıyormuş gibi bir ifade
var, herkes aynı gülümsemeyi taşıyor suratlarında. Belki de
herkesin bu koyu lacivert ve uçsuz bucaksız deniz manzarasından
etkilenmiş olmasındandır. Belki de müzik sesi yeterince açık
olmasına rağmen insanların etraftaki derin sükuneti dinliyor
olmalarındandır. Yukarısı biraz soğuk olduğu için uzun süreli
sohbet niyetiyle oturanların tedbirli olmaları gerekiyor.
Turistik özelliği fazla olmadığı ve kendi yağıyla kavrulduğu
için nispeten ucuz bir ada olduğunu farkettik Astepelia'nın.
Çıktığımız yokuştan ayaklarımız ağrıya ağrıya aşağı inerken,
az önce gördüğüm manzarayı hergün görebilecek kadar şanslı
insanların var olduğunu düşünüp, onlara imreniyordum.
<
to the top
GIRIT:
Görünüm: Ege Denizinin güneyine doğru yaklaştıkça artan
hava sıcaklığı yavaş yavaş Akdeniz'e yaklaşıldığını gösteren
en büyük işaret. Ege ile Akdenizi birbirinden ayıran Girit
adası ise tam bir kapı muhafızı gibi konumlanmış iki denizin
arasında. Görüş alanı ne kadar net olursa olsun, Girit'e yaklaşırken
ona bir ada gözüyle bakmanız pek zor, çünkü neredeyse tüm
ufku bir kıtanın devamı gibi kaplıyor. Girit'in Heraklion
limanına denizden gece yaklaşıyorsanız, uzaktan gördüğünüz
ışıklar şehrin büyüklüğü ve konumu hakkında oldukça iyi fikir
verecektir. Bir an kendimi Marmara Denizinden İstanbul'a yaklaşıyormuş
gibi hissettim, çünkü oldukça büyük bir şehir. Limanın hemen
yanıbaşında havalimanı olması da ayrı bir büyüklük katmış
şehre. Oldukça geniş ve derin liman özellikle büyük tonajlı
gemiler için yapılmış, bu yüzden yanaşacak yer bulmakta zorluk
çekmedik ve hemen şehrin canlılığına katılmaya karar verdik.
İzlenim: Limandan inip şehre ilk ayak basışınızda kendinizi
Sirkeci meydanında hissetmemeniz için tek neden tabelalardaki
yunan harfleri olur, yoksa gerisi gerçekten büyük bir şehrin
izlerini taşıyor. Otomobil gürültüsü ve yüksek binaların dizilimi
yunan adası görünümü bekleyenler için tam bir hayal kırıklığı
yaratıyor. Ne olursa olsun şehrin en gözalıcı tarafı büyükşehir
eğlencesini özleyenler için hazır olan gece klüpleri ve şık
restoranlar. Barlar ve cafeler yaz sıcağında eğlenmek isteyen
insanlara sokaklarda da servis yapıyor. Türkiye'dekinden en
büyük farkları ise çoğunun değişik mimaride olması ve neredeyse
hepsinin normalden iki kat daha yüksek tavanlı olması. Bu
yüksek tavanlı cafeler içersinin daha rahat bir ortam olduğu
hissini katıyor olmalı ki, önünden geçtiğim her cafeye girmek
için ayrı bir heyecan duyuyordum. Mekana rahatlık ve serbestlik
hissi vermesinden de öte, biz pek alışkın olmadığımız için
mekanları olduğundan daha da lüks gördük. Dileyenler için
havalı diskolar ve çılgın partilerin olduğu gece klüpleri
de kolayca bulunabilecek cinsten. Şehri gezmek, hatta diğer
şehirlere ulaşmak için turistlere özel turlar düzenleniyor.
Girit'in Girit olduğunu anlamak içinse mutlaka Heraklion müzesi
gezilmeli ve adanın diğer merkezlerindeki tarihi eserler hakkında
bilgi edinilmeli. Her ne kadar büyükşehir, ortamın havasını
kaçırıyorsa da organizasyon ve ulaşım kolaylığı açısından
çeşitli rahatlıkları olması şehri görülmeye değer kılıyor.
Heraklionun büyük şehir olduğunu kanıtlayan diğer bir özellik
ise Girit Üniversitesine evsahipliği yapması. Girit'in tamamı
hakkında bilgi toplamak birkaç gün veya haftada olabilecek
bir iş değil. Koca bir şehir olduğu için her kasabanın apayrı
bir havası var.
Heraklion limanının gürültüsünden sıkıldığımız için ya adanın
batısına doğru kıyıdan gidip Hanya'ya varacaktık ve 'Hanyayı
da Konyayı da gördük' diyebilme şansını elde edecektik, ya
da doğuya doğru gidip güzelim Türkiye'mize birkaç mil daha
da yaklaşacaktık. Doğuya gidip de rotayı uzatmak istemediğimiz
için batıya doğru gidip daha önceden bilgi sahibi olduğumuz
'Agias Nicholas' limanına girmeye karar verdik. Adanın orta
yerinde büyük koyun hemen içinde olan Aziz Nicholas limanı
tıpkı diğer yunan adaları gibi sakin ve sessiz bir mekan.
Her türlü yaşam biçimini de bünyesinde barındırdığı için seçilmeye
değecek bir merkez. Kasaba aslında ufacık bir gölün çevresine
kurulmuş. Fakat bu gölün aslında göl olmadığını içeride demirlemiş
veya kıyıya bağlanmış ufacık sandallardan anlıyorsunuz. Yapay
bir göl havası taşıyan bu ufak gölde bu kadar sandalın ne
işi var diye çevrenizde biraz araştırma yaptığınızda anlıyorsunuz
ki aslında bu göl, denize ufak bir kanalla bağlanmış. Kanalın
üstünde şirin köprüler yapılmış ve çevresine irili ufaklı
bir çok restoran ve mağaza kurulmuş.
Yemek: Gölün bir tarafı tamamen tavernalarla çevrili,
ve oldukça lezzetli yemekler sunuyorlar. Göl manzarasının
güzelliği ve servisin güleryüzlülüğü yemeklere bambaşka bir
lezzet katıyor. Yemekler verilen hizmete göre pek pahalı değildi.
Ama turistik bir merkez olduğu gerçeğini de göz ardı etmemek
lazım.
Turistlerin oldukça ilgisini çeken ara sokaklarda bulunan
english veya irish publar eğlence için tercih edilebilir.
Yunanlılarla eğlenmek için ise sokaklarda bulunan müzikli
cafeleri geceye başlangıç olarak kabul edip yerel halkla birlikte
bilindik bazı gece klüplerine gidebilirsiniz. Bulunduğumuz
yerin Girit değil de bambaşka bir ada olduğunu zannedip gezilerimizi
bu düşünceyle yaptığımız için Agias Nicholas bizim için tam
bir dinlenme kasabası oldu. Kültür mirası ve tarihçesi hakkında
fazla bilgi toplayamadıysak da insanların birbirine ilgisi
ve ortamın rahatlığı nedeniyle oldukça memnun kalarak Girit'ten
ayrıldık.
<
to the top
KARPATHOS:
Görünüm: Karpathos'un hemen batısında bulunan Tasos
adasının rüzgarlı güney sahilinden geçip Karpathos'a ulaştık.
Tasos'un güney sahili dimdik ve çok yüksek kayalıklardan oluşuyor.
Bu kayalıklardan aşağı doğru inen rüzgar çok şiddetli bir
etki yarattığı için deniz çoğu zaman kabarık oluyor. Aynı
etki az da olsa Karpathos'un da güney sahilinde hissedildiği
için adanın güney sahili daha çok windsurfçulere hizmet için
kurulmuş tesisler ve plajlarla dolu. Doğu kısımdaki Karpathos
kasabası ise adanın merkezi havasını taşıyor. Ufak bir kasaba
olması ve eğlencesinin iki-üç gece klübüyle sınırlı kalması
nedeniyle pek hareketli değil. Buna rağmen İskandinav turistler
adaya rağbet gösteriyor.
İzlenim: Sabahları limandan kalkan teknelerle gezi
turlarına katılabilir veya adanın doğusundaki eğlenceli plajları
ziyaret edebilirsiniz. Bunun dışında sessizlik ve sakinlik
bakımından oldukça üst sıralarda olan kasabanın yerel halkıyla
tanışıp bembeyaz ve şipşirin evlerin fotoğraflarını çekebilirsiniz.
Adanın ziyaretçilere huzurdan fazla vadettiği birşey yok ama
bu huzur bile adayı görülmeye değer kılmaya yetiyor.
Daha önceden planladığımız rotaya göre Karpathos'un yalnızca
güneyinden geçip Rodos'a daha erken varmaya çalışacaktık.
Adaya girmemizin asıl sebebi; güneş batımından hemen sonra
2-3 şiddetinde esen bir havada adanın güney sahilinden 4 mil
açıkta Bulgar bir sörfçüyü kurtarmamız ve sahil güvenliğe
teslim etmek için adaya gitmek zorunda kalışımızdır. Meğer
Bulgar sörfçü bizim de aynı günün öğleden sonrasında mazur
kaldığımız 40 mil esen rüzgarda sörfünü kaybetmiş ve sürüklenmeye
başlamış. Türk ve Yunan medyası bu olaya pek ilgi göstermediyse
de ada halkı ve özellikle kurtardığımız sörfçünün Bulgar arkadaşları
tarafından limanda heyecanla beklenmemiz ve takdir edilmemiz
bize haklı bir gurur verdi. Ayrıca Girit'ten Rodos'a tek seferde
gitmenin oldukça uzun ve yorucu olacağını ve arada mola vermek
için Karpathos'un ideal bir ada olduğunu da öğrendik.
<
to the top
RODOS:
Görünüm: Akdeniz ve Ege tarihinde çok önemli bir yeri
olan Rodos'a yaklaşırken duyduğum sevinç ve heyecan haklı
olarak büyüktü. Özellikle kitaplardan okuduğum 'Mandırake'
limanına giriş yapacağımız için daha da mutlu olmuştum. Mandırake
limanı, ünlü Rodos heykelinin olduğu limandır. Söylentiye
göre bu limanın girişinde eskiden 30 küsur metrelik bronzdan
dev bir insan heykeli varmış ve gemiler bacakları açık olan
bu heykelin altından geçip limana girerlermiş. Buna teknik
olarak pek inanılmıyor ayrıca o heykeli nereye nasıl yerleştirdiklerini
de çözmek zor. Heykelin bir deprem sırasında yıkıldığı, denizdeki
parçaların da araplar tarafından yüklenip götürüldüğü söyleniyor.
Bir zamanlar varolup dünyanın yedi harikasından biri olan
bu heykeli hayal edilmesini sağlamak bile adaya çok önemli
bir turizm geliri sağlıyor.
İzlenim: Rodos adasının Rodos şehri, bir ikinci özelliği
ile de turistlerin gözdesi durumunda. Şehrin yarısı yeni şehir,
diğer yarısı eski şehir olarak düşünülmüş. Eski şehir şövalyeler
zamanından kalan surlar ve kalelerle çevrili durumda ve içindeki
çoğu bina ve ev iyi korunduğu için bakımlı durumda. Bu eski
binaların çoğu alışveriş mağazaları olarak kullanımda, hatta
kimisi ev olarak bile kullanılıyor. Ev olarak kullanılan küçük
binaların gün boyunca kapıları genelde açık oluyor. Halk turistlere
alışkın olduğu için günlük işlerini de sokaklardan geçen turistlerin
meraklı bakışları altında yapabiliyorlar. Ben çok istediğim
halde denemedim fakat evlerin içini kibar bir şekilde rica
edip gezmek için izin alabilirsiniz. Fakat geliri tamamen
turizmden olan ev ahalisinin bu işe bedavaya izin vereceğini
düşünmüyorum. Bu eski şehiri tümüyle gezebilmek bir bütün
günü alır ve bununla da sıkılmazsınız. İlk ayak basışınızdan
itibaren evlerin ve dükkanların gerçekte var olmadığını da
düşünmeniz olası.
Yeni şehir ise sıradan bir ilçe gibi planlanmış. Çevresindeki
güzelim plajları ve evleri aynı Çeşme'yi anımsatıyor, kasabanın
merkezindeki alışveriş merkezi ise Nişantaşı'nın tıpkısı.
Vitrinlerdeki yazıların bir kısmı yunanca olmasa kendimizi
İstanbul'daki gibi hissederdik. Buna rağmen sokaklarda yer
yer rastlanan anıtlar, bahçeler ve ağaçlar apayrı bir güzellik
ve ruh katıyor. Köşebaşlarında insan portresi çizen ressamlar,
sokak başlarındaki restoranlar ve sahilde boydan boya sıralanmış
cafeler ayrı bir heyecan duymamızı sağlıyor. Rodos'ta görülmeye
değecek bir yer olan ancient town ise kocaman bir hipodrom,
Apollon anıtı ve tiyatrosuyla gerçekten büyüleyici bir mekan.
Eski şehirden başlayınca yaklaşık yarım saat yürümeniz gerekiyor,
elinizde şehir haritası yoksa bu süre daha da artabilir, fakat
buram buram tarih kokan bu yeri kaçırmamak için değer. Eğer
vakit varsa yorgunluğunuzu gidermek için Apollon tapınağının
bulunduğu tepeden muhteşem manzarayı karşınıza alıp bir zeytin
ağacının dibinde çok rahat bir uyku çekebilirsiniz. Ağustos
böceklerinin sesi, zeytin yapraklarının hışırtısı ve denizin
kokusu bu zevki yaşamanız için sizi teşvik ediyor, en iyisi
kendinizi bırakmak.
Tarih ve doğa güzelliği meraklıları için adanın doğusunda
bulunan Limdos şehrine özel otobüs seferleri düzenleniyor.
Ne yazık ki eski şehir'i daha fazla gezme isteğim ağır bastığı
için Limdos'u ziyarete vakit ayıramadım. Hediyelik eşya alışverişi
yapmak isteyenler için de eski şehir ideal bir merkez. Doğal
tarım ürünlerinden, adaya mahsus her türlü oyuncak eşyaya
kadar istediğiniz hediyeliği bulabilirsiniz. Eski şehirin
kuzey sokaklarındaki dükkanların hepsi bu iş için ayrılmış.
Yine eski şehirde biraz uğraşarak bulduğumuz Nikos'un dükkanı
da uğranmaya değer. Nikos, yunan rakısı uzo ve yunan likörü
imalatçısı. Ailesi zamanında Datça'da yaşadığı için türkleri
çok seviyor. Zaten tüm yunan adalarındaki esnaflar Türklere
apayrı bir sempati duyuyorlar, bu da bizi oldukça sevindirdi.
Türk Yunan dostluğunu bir kez tattıktan sonra bir daha zor
bırakıyorsunuz.
Eski şehirin en dikkat çekici ve en büyüleyici özelliği ise
ünlü Şövalyeler Kalesini içinde barındırmasıdır. Müze gündüz
saatlerinde ziyaretçilere açık ve görülmeye değer. Gün batımını
seyretmek için de kale kapısından yüz metre önce görebileceğiniz
saat kulesi çok hoş bir manzara sunacaktır size.
Rodos'ta eğlence her keseye ve her yaş grubuna hitap ediyor.
Zenginler için sahildeki büyük gece klüpleri hizmet verebilir.
Orta yaşlılar için hem yeni şehirde hem eski şehirde sakin
ve huzurlu ortamlar var, fakat eski şehrin otantik havası
göze ve gönle biraz daha hitap ettiği için tercih sebebi olabilir.
Gençler için yeni şehirde, batıdaki plajın hemen yanındaki
barlar sokağı hizmet ediyor. Her türlü müzik ve her türlü
eğlence bu diskolarda güneş doğana dek mevcut. Yaş ortalaması
yirmiyi geçmediği için herkes çok rahat hareket edebiliyor.
Diskolara giriş ücretsiz ve içkiler ucuz olduğu için tercih
edilebilir.
Yemek: Güzel bir akşam yemeği
için sahildeki ve yeni şehirdeki tavernalarda hem eğlenip
hem ziyafet çekebilirsiniz. Bu tip yerler yalnızca turistlere
hitap ettiği için hesabı da buna göre ödemek zorunda kalabilirsiniz.
Gerçekten ucuz ve kaliteli bir akşam yemeği istiyorsanız yunanlılara
katılmanızda fayda var. Bu konuda en büyük yardımı sabahleyin
ahbap olduğunuz bir ada esnafından alabilirsiniz. Güzel akşam
yemeği veren, müzikli eğlenceli mekanlar eski şehirde daha
çok, o yüzden kendinize yunan bir arkadaş bulup ondan bu konuda
yardım istemeniz en doğrusu.
'Anlatmakla olmaz, orası ancak yaşanır.' denecek kadar büyüleyici
bir ada olan Rodos'u teknemizle arkamızda bırakırken hala
eski zamanlarda yaşamış şövalyeleri, kocaman gemilerin Colossus
heykelinin altından geçişini, film seti titizliğinde hazırlanmış
eski şehiri ve lüks caddeleri ile samimi insanları olan şehri
düşünüyordum.
Levent Baş
< to the top
|